Ah, Şu Yaşayamadığımız Hayat!

       45270-kale_at_thumb

       Adam geldi, en ulu çamın dibindeki yaya kaldırımının üstünde dikili, en baba beton elektrik direğinin altına, gölgenin en koyu bölgesine de son model arabasını park etti. Korkusuz, aldırmaz bir tavırla çekti gitti.
       Çift yönlü caddede onlarca motor sesi. Araçların birinin geçişi bitmeden, diğeri yükleniyor. Bitip tükenmek bilmeyen sonsuz bir akın, sürüp gidiyor. Göremediğim alanda acı, çiy bir firen sesi… Sürücüsü kim bilir kime, en işlek yerinde bile, üstelik hastane kapısının önünde de, karşıdan karşıya yaya geçidi olmayan yoldaki birine, sövdü, saydı. Belki de ağır havanın bunaltan sıcağının etkisiyle olacak, domuzuna giyinmiş genç kızlardan birine caka sattı.
       Hava, oldukça sıcak. Asfalt, yer yer tütüyor. Öğleye çok az bir zaman var. Her seferinde süratli giden irice bir ekmek kamyonu, tam en baba beton elektrik direğinin bitiminde, sola açılan sokağa girmek istedi. Sendeledi, sert, bütün genizleri yakan bir firenden sonra, durdu. Ara sokaktan çıkan beyaz renkli, sürücüsü bayan olan otomobil, son model aracı sıyırarak ana caddeye çıkıverdi. İrice ekmek kamyonuna çarpmadan sağa döndü, kendi yoluna girdi. İrice ekmek kamyonu da, bir iki, geri ileri manevradan sonra, sola döndü, ara sokağa kıvrıldı, egzozundan püskürttüğü koyu siyah renkli dumanları arkasında bırakarak çekti gitti.
       Siren lâmbaları yanan Alo 112 ambulanslarından biri, hastane önündeki rampayı tırmandı, acil giriş kapısının önünde durdu. İçeriden tekerlekli sedye getirdiler. Üç beş meraklı, ambulansın açılan arka kapısının önüne yığıldı. Demir parmaklıklara dayanmış, öylece bekleyen kasketli kasketsiz, üstelik aralarından biri, bu sıcakta bile boyunbağı takmış, gömlek düğmelerinin çoğu ilikli olmayan adamlar, yerlerinden bile kıpırdamadılar. İşini bilen tekerlekli sedye taşıyıcısı, kendisine emanet edilen, yedi sekiz yaşlarında görünen yaralı bir kız çocuğunu, hemen acile taşıdı. Çok kısa süren işlemlerden sonra, başı kepli, beyaz önlüklü hemşire, ambulansın şoför mahalline çıktı. Yeniden bütün siren lâmbalarını yakan ambulans, caddeye indi. Yaralı kız çocuğu içeri taşınırken; açılan, sağa sola dağılan üç beş meraklı, yeniden hareketlendi, rampanın tam orta yerinde halka oldular. Besbelli, ambulansla getirilenin durumunu tartışıyorlar.
       Koşumları oldukça çalımlı, doru bir atın çektiği at arabası geçti. Arabada birbirine benzeyen, birbirlerinin akranı olan üç genç, bağdaş kurup oturmuş, keyifle sohbet ediyorlardı. İçlerinden biri, kaldırımı tek başına döven, omzunda çuval modası asılı çantası bulunan, kumral, kısa kesik saçlı genç bir kıza lâf attı. Diğer ikisi de sırtardı, aralarında gevrek gevrek gülüştüler.
Bu yazının devamını oku

Erozyon

ac70c-nenem_suyu_asinma_kanyon

       Yaz sonu olmasına rağmen henüz çardakları yıkmamıştık. Çünkü daha sergilerdeki incirler aktarılmamış, kuruyanları bandırılmamıştı. Susam kümeleri elden geçirilmemiş, susam bağları dövülmemişti. Bu akşam ayazı da nerden çıktı bilmem ki…
       Yaklaşan gecenin telaşını yaşayan büyüklerime kulak verdim. Onlar Balat yakasından gökyüzüne doğru yükselen şimdilik pamuk renkli bulutlara bakıyor, yaklaşan tehlikeyi nasıl atlatacaklarını birbirlerine soruyor, akıl danışıyorlardı. Kesiklerin tamamı yaz otlarıyla kapanmıştı. Kanalların sağında solunda tek bir ağaç bile yoktu. O ağaçların hemen hepsi yetişecek ekine gölge olmasınlar diye tek tek kesilmişlerdi.
       – Yağmur yağarsa, dedi dedem, önü kapanmış kesikleri dolduracak olan sel suları; sergileri basar, yemişlerin tamamını şayet sürükleyip götürmezse hurdaya çıkarır.
       – Keşke dediğin kadarıyla kalsa, dedi ninem.
       – Yetmez mi? Daha ne olsun? Çardaklar da yıkılır be komşum…
       Dedem, son sesin geldiği yöne baktı. Askerlik arkadaşı Salih Dayı, kendisine yardıma gelmiş olmalıydı.
       Ona döndü;
       – Hoş geldin Salih, dedi.
       – Hoş bulduk. Hoş bulduk da, ağız tadıyla akşam yemeği yiyemeyeceğiz. Baksana şu bulutlara… “Çek eşeğini dama, bak işine kaydına!” dedirtmeyecek cinsten. Eh, dağda bayırda da ne bir çalı, ne bir tek ağaç var. Ağacın kötüsü ahlatları bile dikeni var diye kesip attık.
       – Doğru dersin. Dağ suyuyla beslenmeyen tarlalarımız çorağa çıktı bu yüzden. Öyle duydum, meraları da ekin tarlalarına döndürmüş muhtar, davar yayılmasın, koyun sürüleri gezinmesin diye.
       – Yalnız o mu dersin ettiği muhtarın?
       – Başka ne etmiş?
       – Yarıntıyı hepten daralttıkça daraltmış, bir adım enindeki küçük kesiklere benzetmiş.
Bu yazının devamını oku

Şiir’im, Nerde Kaldın Güvercinim?

        Şehit öğretmenlerimiz için

        Yağmur, bütün gece yağdı.
        Akşam alacasıyla birlikte çisem çisem başladı, gecenin ortasında şimşeklerin ve gök gürültülerinin arasında bütün haşmetiyle çıkıp geldi.
        Ne yağmur, ne yağmur?
        Sanki pencerelerdeki camlar, hayatlarının en büyük işkencesi altında takırdıyorlardı. Yağmur, çocuğunun sırtını ovuştura ovuştura yıkayan işini bilir ana gibiydi. Hiçbir takırtıya, sızlanmaya aldırmadı, bildiğini yaptı.
        Yağmur hızını artırdıkça, ninnilerini de yükseltti.
        Keyfince yağdı.
        Evimizde, sokağın bitişiğindeki meydanı gören penceredeydik ikimizde. Dışarıda sıralanmış gökkuşaklarının altında, çisem çisem yağmura yakalanmış Şiir’i gördük. “Şiir”imizi, kızımızı gördük. Şiir, kendi dünyasında uçuyor; besbelli, bayram ediyordu. Arada ellerini açıyor, avuçlarında biriktirdiği damla sularını; eline yüzüne, gözüne saçına sürüyordu.
        Beklemedin, pencereyi açıp seslendin:
        – “Şiir, çabuk içeri gel!” diye çıkıştın.
        Şiir omuzlarını çekti. Böyle yapmakla içeri gelmeyeceğini anlatmak istiyordu.
        Üstelik sana fakat belki de ikimize birden kafa tutan Şiir’le başa çıkabilecek miydik?
Bu yazının devamını oku

Kaplan Avı

a6b88-kiraz_aglayan_kaya_thumb

       Gökte birkaç yıldız oynuyor… Ve serince bir rüzgâr esiyor hafiften hafiften. Mehmet Ağa, kuru bir dere içerisinde yürüyor. Üstelik korku nedir bilmediği, her halinden belli oluyor.
       Alışkındı o, geceleri avlanmaya. O çok tehlikeler geçirmişti eskiden, fakat şimdi tam bir avcı idi. Her kımıldayıştan, oynayıştan birer mana çıkarırdı. Dal uçlarında rüzgâr eğleşen ağaçların dilinden de anlardı.
       Bir torba ve mavzer vardı omuzunda. Yürüyordu. Tabakasından çıkardığı tütünü de, sarıp sarmaladıktan sonra büyük bir iştahla çekiyordu. Bir ah çekti. “İşte geldik” dedi, “bizim mekana”. Torbasını indirdi. İçerisinden iki pilliyi ve küçük bir torba içerisinde zehir tableti dediği kurşunlarını, hemen akabinde sap kısmı sivri, yılan dili ismiyle bilinen otuz kadar bıçağını çıkardı. “Elimi çabuk tutmalıyım!” dedi ve işe başladı.
       Yanındaki kayanın altındaydı mel’unun yuvası… İnin tam karşısında, kuru bir ağaç vardı. Mehmet Ağa, bıçaklarının sap kısımlarını fırdolayı kuru ağacın gövdesine çaktı. Dört parmak kalınlığındaki, keçe elbisesini giydi. İki pilliyi ve tabletleri yanına aldı. Bıçaklara sürtünmeden ağaca tırmandı.
Bu yazının devamını oku

Şehrin İki Delikanlısı10

        Aramızda bir yanılan, yanlışa koşan var.

        Öyle ya! Yaşamak, bizi bir amaca götürmedikten sonra neye yarar? Ot, böcek, kurt, kuş gibi sadece yaşamış olmak için yaşamak, biz insanların işi olmamalı. Bütün yollarımızın sonu, bir yere varmalı, bir amacın etrafında halkalanmalıdır. Yalnız, yanlış ata oynamaktan da kaçınmalıyız. Amaç doğru seçilirse, yaşamak güzelleşir, yüce bir değer kazanır. Yanlışa kapıldığımız an, şerefsizleşir, çirkinleşir.
        Aramızda bir yanılan, yanlışa koşan var. Ama kim? Bu vuruşan gençler mi? Onları vuruşturanlar mı? Yoksa… Yoksa devlet mi? Hangi devlet? Ortada devlet mi var? Var olan, ağırlığını duyurmaz mı? Bunca kan akıtılır, vatan topraklarının her köşesi yangın yerine çevrilirken, ayrılıklar büyür, kalleş bir korkunun soluklarını yakınımızda, can evimizde duyarken, susan, ortalıkta gözükmeyen, herkes kendi göbeğini kendi kessin havasında olan devlete, devlet mi denir? Vuruşan gençlerin paylaşamadıkları nedir? Onları vuruşturanlar ne istiyorlar? Bu ölümler, yıkımlar ne zaman sona erecek? Fırtınalar, kasırgalar ne zaman kesilecek? Devlet, babalığını ne zaman hatırlayacak? Ne zaman hepimize arka çıkacak, paylayıp azarlayacak? Herkese, doğru amacı gösterecek?
        Biz, bu işi yapamıyoruz, kıvıramıyoruz, belli. Gençlere, Türklüklerini hatırlatıyorsun, karşılığında hemen suçlanıyorsun! Vatan, millet neymiş diyorsun, yine suçlanıyorsun! Atalarını sev, say, onlara saygı duy diyorsun, karalanıyorsun! Yabancı büyüklerin posterlerini, meydan meydan taşıtıyorsun, sevilmiyorsun! İki arada, bir derede kalan, sıkışan gençler; vuruşmasınlar da, ne yapsın? İki dilli hâle getirdiğimiz, iman ve inançsızlık tezadına düşürdüğümüz bu gençlerden, iyiyi, güzeli, doğruyu, sevgiyi, nasıl olur da, bekleyebiliriz? Devletin görevi, tarafsız hakemler gibi faullerde düdük çalmak, hatalı olanı oyun dışı bırakmak mıdır? Bayrağı sevmek, başlatılan yangına karşı durmak, söndürmeye gönüllü olarak katılmak, suç mudur?
Bu yazının devamını oku

Şehrin İki Delikanlısı9

        Kalabalık, çağıran sese koştu.

        Kalabalık, çağıran sese koştu. Hanife Hanım, kendisini çağıran sesi duydu,  geldi. Sordu.
        – Adımı çağırdın. Ne var, oğul?
        – Dün akşam unutmuşum. Sana Cihat, benimle gelemeyeceğini bildiren bir haber göndermişti de. Söyleyeyim dedim. Meraklanmayasın. Kusuru, dalgınlığımıza veresin.
        – Cihat’ım iyi mi? Nerde?
        – Hastanede.
        – Hasta falan mı?
        – Yo, yo! Hasta değil.
        – Yaralı mı?
        – Hayır! Bir arkadaşına kan verecekti.
        – Ya, öyle mi? Sağ ol!
        Hanife Hanım, aradığını bulmuş olmanın sevinciyle, derinden bir “oh!” çekti, geri döndü, kalabalığın gerisine, kadınların arasına gitti.
        Halil İbrahim, aşağıya seslendi.
        – Kimse yok, şefim! Geleyim mi?
        – Gel!
Bu yazının devamını oku

Şehrin iki Delikanlısı8

        Kızılışık Köyü, Söke 2011

        Bu gece, bir başka geceydi. Akşamla birlikte sımsıkı kapatılan, ışık sızdırmasın diye kuvvetlice kenarlarından sıkıştırılan kalın perdelerle uğraşanlar olmadı. Ötede beride, aşağıda yukarıda, bütün evlerin ışıkları yandı durdu. Su depolarının orda duyulan silâh sesleri, hemen hiç kimseye korku vermedi. Merak edip, çıkıp bakmayı da düşünmediler.
        Geciken ay, doğdu. Nazlanan yıldızlar, ışıl ışıl parladılar. Gökyüzünün, bu karanlığı aydınlatan çiçekleri, şehrin kör kör yanan sokak lâmbalarıyla yarıştılar. Hatta yer yer, onları etkisiz bıraktılar.
        Geciken ay, doğdu.
        Sabah oldu.
        Ağaların römorkları, toplanma yerine çıktı. Dayılar, işçileri, işe çağıran düdüklerini öttürmeye başladılar. Bütün gece, ortalıkta gözükmeyen, belki de yeni hazırlıklar, tezgâhlar peşinde koşan parkalılar; sabahla birlikte, çıkışları tuttular, toplanma yerinde bittiler.
        Düdükler, uzun uzun öttü. Güneş ışıkları, toplanma yerinin kıyısında, ana yolla yarışmak ister gibi uzanan deli çayın berrak sularını yaladı. Suyun aynalanıp yansıttığı ışıklar, birer altın huzmesi olup karşı duvara düştüler. Beyaz badanalı duvarda oynaşan, kımıldayan, geri dönen, kırılan ışıklar! Çayın suyu ile duvar arasında ilik ilik, iplik iplik, yol yol, altın renklerini saça saça gidip geldiler.
Bu yazının devamını oku